Güneş, İstanbul’un taş sokaklarına yeni yeni vuruyordu. Mehmet Efendi sabah namazından sonra evinin önündeki küçük bahçede oturmuş çayını yudumlarken oğlu Ali heyecanla yanına geldi.
— Baba, bugün mektepte yeni bir ders başlayacak, dedi.
Ali her sabah mahalledeki sıbyan mektebine giderdi. Okuma yazma öğreniyor, hocasından hem ders hem de güzel ahlak üzerine nasihatler dinliyordu. Mehmet Efendi, oğlunun eğitim almasının önemli olduğunu düşünürdü. “Bilgi insanı yükseltir,” derdi.
Ali mektebe giderken Mehmet Efendi de çarşıya doğru yürüdü. O, bir ayakkabı ustasıydı. Dükkânı, aynı mesleği yapan ustaların bulunduğu çarşıdaydı. Hepsi lonca düzenine bağlıydı. Her usta kaliteli mal kullanmak ve belirlenen fiyatlara uymak zorundaydı. Hile yapan olursa lonca başı uyarırdı.
Komşu dükkândaki Hasan Usta gülümsedi:
— Mehmet Efendi, yeni bir çırak aldım. Önce ahlakını öğreteceğim, sonra mesleği, dedi.
Mehmet Efendi başını salladı. Çünkü ahilik kültüründe önce dürüstlük, sonra kazanç gelirdi.
Öğleye doğru mahallede küçük bir anlaşmazlık çıktı. İki komşu, bahçe sınırı konusunda tartışıyordu. Mahalleli meseleyi büyütmeden kadıya gitmeye karar verdi. Kadı, tarafları dinledi ve adaletli bir çözüm buldu. Herkes karara razı oldu. Mehmet Efendi eve dönerken içinden, “Adalet olmasa düzen olmaz,” diye geçirdi.
O sırada mahalledeki vakıf imaretinde ihtiyaç sahiplerine sıcak yemek dağıtılıyordu. Mehmet Efendi’nin eşi Fatma Hanım da zaman zaman imarete yardım ederdi. “Paylaşmak berekettir,” derdi.
Akşamüstü Ali mektepten döndü. Elinde yazdığı ilk düzgün cümle vardı. Gururla babasına gösterdi. Mehmet Efendi oğluna sarıldı. Sokaktan ezan sesi yükselirken mahallede huzurlu bir akşam başladı.
O gün Ali şunu öğrendi:
Devlet düzeni, eğitim, adalet, dayanışma ve dürüstlük bir arada olursa toplum güçlü olur.
Ve Mehmet Efendi düşündü:
“Bizim kültürümüzün en büyük zenginliği, birlikte yaşama ve birbirimize sahip çıkma anlayışımızdır.”